VEDA - Doyulmazdır,uğruna bir Cumhuriyet'lik ölmek/Aquarius - Blogcu
Doyulmazdır,uğruna bir Cumhuriyet'lik ölmek/Aquarius
4/7/2009 - VEDA
''Bize yapılmaması gerekenleri hayvanlık Yapılması gerekenleri ise insanlık olarak öğrettiler. Ancak öyle bir öğrettiler ki ... Bir gün yapılması gerekenleri yaptığımızda kendimizi hayvan sandık...! Hayvan olmak kötü imiş gibi...''
bak neden bunu yazıyorum bilmiyorum
ama benim en çok sevdiğim kitap küçük prens tir.
bilirsin değil mi.
18 yaşımda bile hala okuyorum ve kim ne derse desin okuyacağım.
:)
Ben ise bu yaştayım ve annem doğum sancısı çekiyor hâlâ(kordonu böğürtlen çeker babası gecikir , annesinin karnına sağlam bir kafa bir tekme atar rahatlar,omurgaya yaslanır,başparmağı ağzında heidiyi okur)
İnsanların birçoğunun sürekli acılara sürüklenmelerinin nedenlerinden birisi de bir önceki acıdan kalan kazmaları ile darbeyi yeni başlangıçlara vurarak kuyusunu kazıyor olmalarıdır.Böylece bir öncekinin sürekli etkisi başlar.Her seferinde olan en yeni başlangıca olur...Geriden dökülen ne varsa suyunuzda taşıyorsunuz...Tanrı'nın resmini çizin hadi..bakalım ne çizeceksiniz..(sizi dünyalılar,faniler ,tüketici toplumu sizi..:) ))
Gençler de gelmiş iyi iyi...
Nefertiti'mi her gün, bugün başlamış gibi
Ve birazdan kaybedecekmişim gibi ...
seviyorum ben.
Siz hiç şu an'da başlayıp,şu an'da biten aşk gördünüz mü...
Hayvanı eğitiyor bu insan adı verilen varlık ,sirklerde maskaraya çeviriyor ,eziyet ediyor,dövüyor...
Filin doğada düşmanı yok..
Ayıları küçücükken işkence ile halkalıyorlar.
O koca kaplanların bir etekliği eksik valla..
Timsahlar uyuşmuş kıpırdayamıyor.
Köpekler dilleri dışarıda avuç içindeki bir şeker için etekleriyle iki ayak zıplıyor...
Yunuslar denizlerden çalınmış..
Kafeslerin içerisinde maymunlar develer atlar..
Zavallı hayvanı da insanlıktan çıkardılar ya ona üzülüyorum:)))
neler oluyor ,neden bu karar?
Ya kendi iç işlerimle o kadar yoğunum ki,sanırım uzak kaldımm biraz.
çok canımız yanar kaçmak isteriz elbet bu doğal hakkımız,
ama alışkanlıklarımız var ya zincirle kuşatır bizi..
istediğin sana ,iyi gelecek olan ne ise onu yap ,
yaşamın özü mutlu olmakk değil mi?
her nerede olacaksan çok mutlu olasın istiyorum,
seni öpüyorum:)
Yaratılışça saf ve temiz olan ;nefs; bölgesel şartlanmalardan, toplumsal saplantılardan ve kişisel özelliklerden dolayı saflığını kaybeder. Hatalı ve kısıtlı bilgi ile donanmış anlamındaki ;emmâre; nefs sıfatını alır. Emare nefs bilincini yaşayan birey içinde bulunduğu toplumun dinsel, mistik, tasavvufî ya da felsefî soyut konularına ilgi duyarsa ;öz eleştiri/tefekkür; yapan anlamındaki ;levvâme; nefs sıfatını alır. Levvâmenin kalıplarını kırıp evrensel düşünceye ilk adımını attığında şartlanmalarından öğrendiği tanrı düşüncesini yıkarak ;Allah; gerçeğini çok genel hatlarıyla kavramaya başlar. İlk anda kendini ve tüm varlığı Allah;ın projeksiyonu gibi kavrar. Emmâre ve levvâmenin dar kalıplarına göre bu projeksiyon düşüncesi sonsuz sınırsız bir keşif gibi gelir. Hâlbuki Allah;ın projeksiyonu olmak hâlâ özünde tanrı inancını ve ikiliği barındırmaktadır. Buna rağmen sûfî;nin burada müthiş bir şekilde başı döner. Allah ile arasındaki perdelerden sadece birincisi kalkmıştır henüz. Daha sonsuz perdeler olmasına rağmen kalkan ilk perdede dahi sonsuz güzelliği tam seyrettiğini zanneder.
-----------------------------------------------------------------------------
İnsanlardan herşeylerini almalarını anlıyorum ama birbirlerine imitasyon öğretiler yayarak ellerinden yaratanı almaları...
''Tanrı'ya inen her kırbaç aslında anneye,babaya,komşuya,çevreye iner...Çünkü bu kavramın yaptırım gücü altında insanlar manipüle edilmektedir.Buna inanmayan dahi bu kültürle edinilen davranış modelleri ile eğitildiği için farkında olmadan aynı yolu dolaylı olarak kullanır..Yani aynı yol ve bilgi ile eğitir....Bu anlamda birçok insanın isyanı yoksayıcılığı,inkâr çabaları farkında olsunlar olmasınlar dahi aslında kendilerini eğiten otoriteyedir.Kimisi ise yine aynı etkiyi farklı yansıtırlar.Biri yoklamaya çalışırken kimi ise düzenlenmiş vicdanı ile varlamak için kafa yorar.Aslında her ikisi de aynı bilinçaltının tetiklemesi ile oluşur.Birisi yok ederse kurtuluşa erileceğini ,diğeri ise onu diğerlerinden kurtarır ise her iki tarafta da tedbiri elden kaybetmeyerek kurtuluşa erileceğini düşünür.Her iki durumda da artık insanlar daha rahat,korkusuz ve hür vicdan ile hareket edebilecekleridir ancak biri tanrılı biri tanrısız olarak...
Tanrı yarattı insan yıprattı...
Ve Tanrı'dan kurtuluş yoktur.
Tanrı ona yaranabilmek için çantasını taşıyanlarla ona gerçekten inananları çok iyi ayırt eder.
Birçok fanatiği bilerek uyandırmayanların vay haline !
Dünyanın ve varlıkların çok daha iyiyi yaşaması için O sandıklarını yoksaymaya kadar giden formüller üreten,bunu ispatlamak için kafa yoran bir insan kanımca adını kullanarak insanları kandıran ve bu yolla kötülüklere ,ölümlere savaşlara vesile olan insanlardan çok daha fazla inanmaktadırlar...
Çok küçüktüm bir gün bu Tanrı ne kadar kendini beğenmiş böyle,dediğim dedik çaldığım düdük tıpkı babama anneme benziyor dedim olanlar oldu o vakitten sonra baktım ki onlarda kendi tanrıları ile gözlerine mil çekmişler... Tanrı yaratır iken felsefe yaptı ise birşeyleri bize bıraktı...
İnsanların yarattığı Tanrıları ile felsefe yarıştıran insanları Tanrı'nın çok sevdiğini düşünmüşüm hep..
Sevgili amazonik...nereye...
Bu kadar çabuk pes edecek biri değilsin bence...
mücadeleyi seven biri olduğunu düşünüyorum...
Bırakda yapan yaptığıyla kalsın...
Hayvanları aşağılık görenler acaba bir hayvan kadar dürüstmü acaba...
ilginç yazılarını ve farklı yorumlarını bekliyoruz...
esen ve sevgiyle kal
Bilinçaltı zeka'nın efendisidir ne alaka ise...
İnsanlar yaşadıkları olaylar içerisinde verdikleri tepkilerde bilinçaltının farkında olmadan yardımını alırlar.Daha öncelki benzerlerinden feyz alınan bu assosyasyonlar kişilerin benzer olarak algıladıkları olaylarda verdikleri tepkilerde başrolu oynar.Sağlıklı bilinçaltılı tepkiler diliyorum.
Yoksa yuvarlak bir topun kaleye girip girmemesi yanılgısı yüzünden daha çok insan ölecek...Sebep gol değildir..
...Daha önceki günlerdeki gibi Aynalı nın kulübesine gitmiş, günlük gıdamı almıştım. Bugün kulübenin önüne oturmadım. Aynalı beni alıp, mezarlığın en ücra ve caddeye uzak bir köşesine götürdü. büyük bir mezar taşını göstererek:
--Git, şu mezarın üstüne uzan. Adamın başındaki kavuğun büyüklüğüne bakılırsa büyük bir alim olmalı. Git, o yüce alimin ruhaniyetinden feyiz al! dedi.
Gidip mezarın üzerine uzandım birkaç dakika. Kavuk hayalimde bin bir türlü şekil aldıktan sonra Aynalı nın çaldığı neyin hazin nağmeleriyle hayellere daldım. Kendimi zifiri karanlık bir odada, bir yatakta yatıyor gördüm. İçerisi fena halde karanlık idi. Bir müddet bekledim. Karanlık sinirime dokunuyordu. Nerede bulunduğumu kestirmeye çalıştığım bir sırada odanın kapısı açıldı. Bir adam içeri girdi.
--Kalktın mı oğlum? dedi.
Karanlıktan içeri giren adamı göremiyordum. Daha doğrusu bizim bildiğimiz şekilde göremiyordum. Ancak, acayip bir his ve görüş oluştu o sırada. Babam öleli uzun zaman olduğu için bu adamın bana "oğlum" demesine şaşırıyordum. Adam tekrar;
--Oğlum kalktın mı? dedi.
--Evet, dedim. Ancak sen benim babam mısın?
Adam hayretle:
--Oğlum sen kafayı mı yedin ? dedi.
--Hayır! Fakat babam öleli...
--Vah, vah! Oğlumu cinler çarpmış! Zavallı saçmalıyor.
Kısa bir süre sonra kendime geldim. Delilere her yerde iyi davranılmadığını anımsayarak, yaptığım gafı düzeltmeye çalıştım.
--Şaka yapıyorum baba! Fakat bir lamba yahut mum emretseniz. İçerisi cehennem gibi karanlıkta...
Adam ağlamaklı bir sesle;
--Aman Allahım! Oğlum çıldırıyor. Sonsuz güneş doğmuş, alem nura boğulmuşken o içerisinin karanlık olduğunu söylüyor. Aman oğlum! Fenalaşmaya başladım, dedi.
Odanın oldukça karanlık olmasına rağmen, bu adam son derece aydınlık olduğunu iddia ediyordu. Babam olduğunu söyleyen bu adamın deli olduğuna kanaat getirmeye başladım. Adamı kızdırmayıp durumu idare etmeyi düşündüm.
--Babacığım! Doğru söylüyorsun, gerçekten güneş doğmuş. Fakat pencereler kapalı olduğu için ışık odaya girmiyor.
--Aman Allahım! Eminim ki bizim oğlan çıldırıyor. Oğlum! Güneşin ışığına bir şey engel olabilir mi? Sen deli misin, nesin?
Adamın bu cevabı karşısında, bir tımarhanede olduğumu düşünmeye başladım. Biraz sonra içeriye annem olduğunu iddia eden bir kadın, amcalar, dayılar ve bir sürü akrabam girdi. Babam onlara yana yakıla çıldırmış olduğumu söylüyordu. Bunun üzerine onlar başıma üşüşerek bana bir takım saçma sapan sorular sormaya başladılar. Söylediğim her kelimenin aleyhime delil olarak kullanılıp, deli olduğuma hükmedeceklerini bildiğim için susmayı yeğledim. Babam, yanıma oturmuş, kederinden ağlıyordu. Bense ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilmez haldeydim. O sırada cebimde bir kibrit olduğu aklıma geldi. Hemen çıkarıp bir tanesini yaktım. Karşılaştığım manzara o kadar tuhaftı ki uzun kahkahalar atarak iki yanıma yuvarlanıyordum. Babam olduğunu iddia eden adamın, annemin, amcalarımın, dayılarımın gözlerinin yerinde birer arpacık soğanı ya da ona benzer şeyler vardı. Yani bu zavallıların hepsi en önemli duyu organından, gözden yoksundular. O esnada odadakilerin manzarası o kadar garipti ki kahkahalarım büsbütün arttı ve neredeyse hastalık boyutuna ulaştı. babalık, analık ve diğerleri dörder ayağa sahipti ve olanca kuvvetleriyle zıplıyorlardı. Bir süre böyle zıpladıktan sonra babalığım yanıma geldi. Elimi tuttu ve öptü:
--Ey beyaz ifritin sarı şeytanı! Saltanatın mübarek olsun! Bin senedir bütün alem seni beklemekteydi. Sonunda büyük bir mucize eseri sanki benim soyumdan dünyaya geldin. Bin senedir beklemekte olduğumuz sesi çıkardın. Şimdi bütün kızıl şeytanlara haber vereyim de gelip elini öpsünler. Her yere bu durumu bildirsinler, dedi.
Yakınımda bulduğum bir zeytinyağı ile kandil yaptım. Sonra, biraz atıştırmaya niyet ettim. İşte tam o sırada memleketin padişahı, vezirleri, alimleri eve akın etti. Hepsi bana:" Sarı Şeytan Hazretleri" gibi acayip bir ünvan vererk, son derece büyük hürmet göstermekteydiler. Sokaklarda dolaşarak insanlara Sarı Şeytanın geldiğini müjdeliyorlardı. Memleketin en ünlü ve en süslü sarayını bana tahsis ettiler. Emrime yüzlerce hizmetçi verdiler. Ben yavaş yavaş bu acayip halkı incelemeye koyuldum. Bunlar tamamen kör değillerdi. Işığı bizler gibi algılamamaları ve sürekli karanlıkta bulunmalarına rağmen kendilerine özgü bir görme şekilleri vardı.
Şehirleri oldukça güzel inşa edilmiş olup, sanatta da hayli ilerlemişlerdi. Özellikle edebiyat, teoloji ve felsefeye büyük bir önem veriliyordu. Sayısız üniversiteleri, meşhur alimleri, hocaları bulunuyordu. Bugün ilahiyat fakültelerinin final imtihanına gittim. Öğretmenler ve öğrenciler şaşırmışlardı. Üniversite dekanı; ilim, kemal ve hakikat bilgisinin yalnızca Sarı şeytanda bulunduğunu, kısa bir süre sonra kendisinden mevcut tüm bilgilerin incelenmesini rica edeceklerini açıkladıktan sonra imtihan başladı. Birinci sırada oturan "Bibi" isimli zeki bir öğrenciye sorular soruldu. Bibi, alemin yaratılışı hususundaki soruya şöyle cevap verdi:
--Bundan seneler önce yaşamış olan "Tata" adlı alimin dediğine göre, onbeşbin yıl önce Beyaz İfrit altın semada, mor şeytanlarla beraber oturuyormuş...
Konuşmasına devam edecekti ki dinleyiciler arasından biri itiraz etti:
--Üç bin yıldır bu yanlış fikirde ısrar edip duruyorsunuz. Beyaz ifrit in beraberindeki şeytanlar mor değil, açık maviydi.
Üniversite dekanı:
--Efendi, şu an imtihandayız, itiraz etmeyin! Başka bir zaman Sarı Şeytan Hazretleri huzurunda, alimlerimizle bu konuyu tartışabilirsiniz, dedi.
Meğer çoğunluğun fikrine aykırı düşen birtakım yeni fikirlere sahip olduğu için hükümet tarafından baskıya maruz kalan "Tantan" adında meşhur bir alimmiş itiraz eden kişi. Benim orada bulunmamı fırsat bilerek itiraz etmeye cesaret edebilmişti.
Öğrenci konuşmasına devam etti:
--Mor şeytanlar, Beyaz İfrit e karşı son derece itaatkar olmalarına rağmen çok aptal olduklarından Beyaz İfrit birazcık akıllı bir mahluk yaratmaya niyet etti. Gökyüzünün süprüntüleri ile sekiz köşeli bir meydan yaptı. Fezaya tükürdü. Bu tükrükten bir deniz meydana geldi.Meydanı denizin ortasına koydu. İşte bu bizim yaşadığımız alemdir. Yalnız deniz suyu dondu. Alem buzlarla doldu. Bunun için bir kazan yapıp üstüne yerleştirdi. Onu tükrüğü ile doldurup, nefesi ile kaynattı. Böylece alem ısındı. Daha sonra mor şeytanlardan bir ikisini yontarak küçülttü. Sonra bir delik açarak onu şişirdi. Bunları ortalığa salıverdi. İşte bunlar bizim atalarımızdır.
Bunun üzerine itiraz eden alimin sesi yine yükseldi:
--Kazan, kazan! Bir kazan patırtısı aldı başını gidiyor. Ancak bu kazanın kaç kulpu olduğunu, nereye asıldığını, ne ile asıldığını bilen, bu sırra eren bir Allahın kulu yok. Sizi cahiller sizi!
Nihayet her iki taraftan da gürültüler yükselmeye başladı. Padişahın onayıyla öğrencinin imtihanı ertelendi. Ve, bir hafta sonra bütün meşhur alimlerin bir araya gelip fikirlerini belirtmeleri kararlaştırıldı. Ben hangisini doğru bulursam, doğru ve gerçek ilim onun ilmi olacaktı. Sonra meclis dağıldı.
Bir hafta sonra şehrin en büyük meydanına büyük bir meclis kuruldu. Ben kocaman çanakların içine zeytinyağı doldurularak kandiller yapmış, bunları meydanın her tarafına koydurtmuştum. Alimler iki kısma ayrılmıştı. Bir kısmı Tanta nın başkanlığında toplanmış olan, dinde reformu savunan kimselerdi. Diğerleri Tonton adlı alimin etrafında toplanmıştı. Sonunda Tonton ve Tantan karşıma geldi. Tonton dedi ki:
--Ey Tantan! Binlerce yıllık bir araştırma ve inceleme neticesinde elde edilen bilgilere fuzuli yere itiraz etmek caiz değildir. Artık şarlatanlık devri sona erdi. Haydi bakalım Sarı Şeytan Hazretlerinin huzurunda tüm itirazlarını dile getir.
Tantan cevap verdi:
--Ey Tonton! Ben size her konuda karşı çıkmıyorum. Fakat siz ilerlemeye düşmansınız. Araştırmıyorsunuz. Bilgilerinizi genişletmiyorsunuz. Örneğin, hala Beyaz İfrit in yanındaki şeytanların mor olduğunu iddia ediyorsunuz.
--Bize ulaşan bilgiler böyle.
--Evet ama bu yanlış. Zira, binlerce yıl Beyaz İfrit in huzurunda bulunan şeytanların rengi aslen mor olsa bile, onun ışığının etkisiyle renklerinin açılıp, maviye dönmesi gerekmez mi? Ey Tonton! Birazcık insaflı ol!
--Dediğin doğru olabilir, ancak bu hususta elimizde bir delil yok
--Nasıl yok! Bir ateşin bile karşısına konan katı cisim zamanla yumuşuyor, hatta bazıları eriyor. Öyleyse mor şeytanların da şimdiye kadar mavi olmaları gerekir.</br>
--Dedim ya, olabilir--Alemin üstüne asılan kazandan bize ısı geldiğine inanıyorsunuz.
--Bize gök kazanından ısı geldiği, gece ile gündüz sıcaklıklarının farklı olması ve de mevsimlerin durumuyla sabittir
--Peki, gök kazanının kaç kulbu vardır?
Bu önemli soruya Tonton cevap veremedi. Tonton dedi ki
--Susuyorsunuz. İşte ben, sizin bilmediğiniz bu sırrı keşfettim. O kocaman gök kazanının tam yedi yüz altmış sekiz buçuk kulpu vardır.
Artık sabrım tükenmişti. Kendimi tutamadım. Güneşe "Gök Kazanı " adını verip, onu nefesle kaynatmak, ona yedi yüz altmış sekiz buçuk adet kulp takmak ve bunları ilim saymak gibi saçmalıklara dayanamayıp, kahkahayı patlattım. Fakat bizim kahkaha onların binlerce senedir beklediği semavi ses hükmünde olduğundan, bu kahkaha Tantan ın haklı ve ilminin gerçek olduğuna işaret sayıldı. Kahkahayı işitince kendilerine özgü bir takım ibadetlere başladılar. Başta Tantan ve Tonton olmak üzere hepsi dört ayaklı olup olup zıplamaya başladı.
Kahkahalarla uyandım. Karşımda Aynalı nın güleç yüzünü gördüm
--Bu kamil kişilerin mukayesesine ve bu alimlerin fikirlerinin tazeliğine ne diyorsun? İşte eşyanın hakikatına nispetle, insanların ilmi, Tantan ın keşfine benzer. Bu, kıyamete kadar da böyle olacaktır. Çünki insanların gözü, hakikatı görme noktasında arpacık soğanına benzer, dedi.
Yazar- Filibeli Ahmet Hilmi
Amak-ı Hayal sayfa 55-60 arası
İyi günler
--------------------------------------
Amak-ı Hayal güzel bir kitap..
''Eğer yakın gözün açıksa bak ta her taşın altında bir erin gizli olduğunu gör;veliyi meşhur eden yine velidir.Veli kime dilerse nasip verir.Fakat deliliğe vurdu mu kimse akıl edip onu anlayamaz.Bir hırsız körden bir şey çaldı mı kör onu bulabilir mi hiç?Hırsız kimdir?Ne anlasın?(Mesnevi...)
sevgiler sana
Şu dünyada en çok beni söylediği sözlerin ardında durmayanlar,adam kullananlar ve içerisinden isyan edenler ürkütmüştür....Çünkü üçü de bütün şeytanlıklarına rağmen ,kendini aptal gibi hissetmene vesile olurlar...Ta ki Nasrettin gibi tokadı baştan vurmayı ve şaşırmamayı öğrenene kadar...
Denizeakannehir..
Bana göre...
Senin gibi bir arkadaş edinebildiğim için
kendimle gerçekten onur duyuyorum
bilgisi,edebi adabı,arkadaşlığı..ne sayayım ki..
Miraç'ta denize bakan kulübede alemi seyirdeyken rastladım e normal..
benim isimler de bir garipti tesadüf ,bulut oldum önce sonra su sonra yine bulut..
kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi
kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni..
Sen bana dünyada hâlâ birşeylerin kaldığını hatırlatıyor,her seferinde ağlatıyorsun ..
Öte tarafta koşulsuz sevgi sorarlarsa adını ilk sıralarda vereceğim.
amozonum nereye ya.neler oluyor anlamadım ya.yanlış yapanmı var alayım aklını.sevdiğimiz insanı çok tutarız biz karadenizliler.yamuk yapan varsa kareye çevririz itinayla.ama senin yazılarından ve içindeki o duygulardan mahrum etme bizi. hem senin bana daha kahve borcun var.biliyorum biraz son cümle saçma oldu ama gitmeni istemiyor bu deli şair:(( seni çok seviyoruzzzzzzzzzzzz...
melike ;
dilerim bu güzel yazı sadece gene herzamanki kaleminin mükemmelliklerinden biridir tamamen eğlence maksatlı yazılan gerçekten ırak insanlar varoluş itibariyle yaratılırken duygu düşünce yüklenmiş kemik kas dokusu yanında ama nasıl kullanacağı programlanmamış kendine bırakılmış isteyen iyi isteyen kötü amaçlara kullanır her ne olursa olsun insanoğlu iyi duygular yanında nefret çekemezlik gibi art duygularlada süslüdür bu duygular çirkinleştirir insanı en güzel şeyleri bile düşünmeden yok ettirir meseleyi bilmiyorum ama yazınızdan anladığım kadarıyla yazdıklarımla aynı konu işte burada sana pes etmek değil savaşmak düşer unutma ''meyve veren ağaç taşlanır'' vede bizler taşlanmaya mahkum insanlarız ..Önemli olan bu taşların bıktırmak yerine bizi kamçılaması vede buradaki destekçi dostlarına sarılarak dahada güçlenmek ..
evet şimdi ne yapıyoruz ???
taşların yarasından canımızın yanmasını bahane edip ağacı kurutuyormuyuz yoksa
bu taşları kamçı görerek dahadamı çok meyve veriyoruz ne dersin
bak destekçin bu kadar ağaç var bizleri bir kök eksik bırakma
Gittiğin yeri bilirsem gelirim.
Genelde nerelerde olursun :)
Sevgiler
------------------
Şu an dünyadan bir buçuk milyon km uzakta güneş ile dünyanın birbirini dengelediği L2 Langrange noktasındayım.Newbahar V roketini bekliyorum tmm..
Direk güneşe bakıyorsun..
Diyelim ki bu öteki dünyada bizleri dünyanın gidişini değiştiren düşünürler,yazarlar,dahiler karşılayacak....
Onlara kendiniz ile ilgili ne söyleyebilirdiniz...
Ne anlatabileceksiniz ki size ''Aferin evlat,iyi bir iş çıkardın ve iyi bir yaşam sürdün...''
desinler...
Aferin evlât ! İyi iş çıkardın....
Var mıdır,tarihteki bu büyük insanlardan,büyük zihin ve kalplerden duyulacak bundan daha güzel birşey sizce....?
Ayn Rand'ın kitabı ''Atlas Silkindi'' soruyor bu soruyu...
''Eğer öldüğünüzde sizden önce yaşamış o bütün büyük insanlar,fark yaratmış büyük beyinler tarafından karşılansaydınız,ne duymak isterdiniz onlardan....''
Yüzyıllar boyunca ahlak savaşı hep, hayatınızın "Tanrı'ya" ait olduğunu söyleyenlerle, hayatınızın" Komşularınıza" ait olduğunu söyleyenler arasında yer aldı. Bir kesim size kendinizi cennetteki hayaletler için feda etmenin iyi olduğunu söylerken, diğer kesim de size, kendinizi dünyadaki beceriksizler için feda etmenizin iyi olduğunu söyledi:
Hiç kimse size hayatınızın kendinize ait olduğunu,
iyinin de onu yaşamak olduğunu söylemedi.
******
Hmmm...
'Sürüden ayrılanı kurt kapar !''
Sözünü kendisine yakıştırarak,sürü mensubu olduğunu kabullenen ''akıllı'' tek tür...
İnsandır...
İnsan sosyal bir varlıktır...
Ancak bireye ''sakın kişi olma'' diyen daha aşağılayıcı bir söz,kişinin kişiliğini enfekte eden bir söz daha yoktur...
Daha ilginci budur...
Kurtta kuzu da insandır...
Bütün canlılar kendilerine verilmiş olan yetenekleri sonuna kadar yaşamak için tüketirler...
Sadece düşünme özelliği ile diğerlerinden ayrılan ancak düşünmeyen tek tür de insandır...
Dahinin peşinden gitmekle dahi olunmaz...
Akıllının peşinden gitmekle akıllı olunmaz...
Tek olduğunu farketmeyenden ...
düşünen insan ...
Başkasının tek'liğine saygısı olmayandan ise;
insan olmaz....
Bunun için yukarıdaki soru soruldu size...
Eğer ölürseniz o insanlardan ne duymak isterdiniz...
Çünkü onlar...
Sürü olmadıklarının farkında olan,yegane varlıklardılar...
Düşünen insanlardılar...
Yaşamlarını,amaçlarını okuyorum,araştırıyorum da...
Sonuç;
''Sürüden ayrılanı kurt değil ,sürü kapar...''
bu bir acizlik değilde ne? eğer seni bu denli caydırabildilerse sana söyleyebileceğim hiç bir kelime hiç bir sözcük sarfetme zahmetinde bulunmayacağım..
ama her kimse ona sesleniyorum..bu kadar ucuz be denli kolay değil buradan göndermek,güle güle gitsin ve gelmesin...
sevgili amazonik,güçlüysen kararlıysan ve kendinden eminsen...KAL Lütfen:)
Sevgilerimle
sevgili melike
bana yaptığın yorumu okudum ve o kadar mutlu oldum ki...inan bana...
amayoumu onayladım fakat cok kötü bir sey oldu...yorum kayboldu...dün de bir baska yorumu onayladıgımda aynı sey olmustu....cok ama cok özür diliyorum...umarım yanlıs anlamamıssındır...
sevgiler ve öpücükler bıraktım sana...
çok ironik olmuş...
yapılması gerekenleri yaptığımızda mı yapılmaması gerekenleri yaptığımızda mı kötü bir sey miş gibi kendimizi hayvan sandık...
sevgiler benden sana....